24 Mayıs 2014 Cumartesi

Beni Oku

Bazen duyabilirsiniz, çevrenizdeki insanlar, olaylar, eşyalar, kavramlar "beni oku" diye fısıldar. Hatta kendi nefsiniz bile okunmak ister sizin tarafınızdan. Başkalarına okutmak ister kendini. Kim bilir, belki bu yüzden insanoğlunun en büyük ihtiyacı, bir şahittir yaşamına, acılarına, yeteneklerine... 

Son zamanlarda Kuran, Mezmurlar, Tevrat ve İncil okumalarına ağırlık verdim. Kuran'ın anlattığı olaylar vasıtasıyla  insan psikolojisinin şifrelerini en ince ayrıntısına kadar yansıtması beni büyüledi. Kuran okurken, kendi nefsimi, insanı, ve onu yaratan Rabbi okuduğumu hissediyorum. 

Kuran'ın anlattığı olaylar, anlatıda seçtiği insanlar ve onların karakterleri, üzerinde uzun uzun düşünmeye, genelleştirmeye açık sonuçlar çıkarmaya öyle müsait ki, herhangi bir film izlerken dahi, Kuran bu insan tipini anlatmıştı diye geçiriyorsunuz içinizden.

Dün ise, bu anlattığıma açıkça şahit oldum. Oyunculuk harikaydı. Anlattığı olay ise, zihnimde direk olarak Kuran'a bağlandı. Kuran'daki şeytanın insan karşısındaki büyüklenmesine, yahudilerin Hz. Muhammed'i peygamber olarak kabul etmemesinin altında yatan psikolojiye.

Amadeus. Filmimizin adı bu. Wolfgang Amadeus Mozart'ı anlatan bir film. Mozart'ı anlatan ise, onun rakibi, saray bestecisi Salieri.
Öncelikle şunu söyleyeyim. Film, gerek oyunculuk açısından, gerek müzik ve görselliği açısından müthişti. 
Gelelim neden Kuran'daki kıssalarla filmi bağdaştırdığıma. Sebep, filmde Mozart'ı anlatan Salieri. Öyle içten, öyle dürüst anlattı ki kendini. O kendisini anlatırken ben film boyunca Şeytan'ın adem ve Tanrı karşısındaki isyanına, hayalkırıklığına, kibrine, kıskançlığına ve isyanına şahit oldum. "Neden ben değil de o" diye sorarken, Yahudilerin, "bizden biri peygamber olmalı değil miydi?" sorusunu hangi psikoloji ile sorduklarına şahitlik ettim. Ve sonra, insanın Tanrıya olan güvensizliğini anladım. İnsan ya da şeytan, nasıl oluyor da Tanrı'nın seçtiğini beğenmiyor? Bunun tek bir cevabı var, yaratanına güvenmiyor, onun seçtiği kişinin doğru bir seçim olmadığını düşünüyor, seçilen makama kendisinin ya da kendinden olanın daha layık olduğunu düşünüyor. Oysa Rabbimizin bizden beklediği teslimiyet, onun seçimlerine güvenmeyi gerektirir. 


Bu bağlamda filmi önemli görüyorum. İster Kuran meali okumuş olun, ister olmayın; eğer film izlemeyi seviyorsanız bu filmi de izleyin. Eğer Kuran okumuşsanız, zaten yukarıda anlattıklarıma hak vereceksiniz.

Selam ve dua ile...

16 Mayıs 2013 Perşembe

Kayıp Kız / Gillian Flynn

Kitap yazılarına epeydir ara vermiştim. Sebeplerinden belki başka bir yazıda bahsederim bir gün.
 Ama şimdi tekrar yazmak istedim, çünkü çok zaman sonra ilk kez beni ziyadesiyle heyecanlandıran bir kitapla karşılaştım.
 Artemis Yayınları'ndan çıkan Kayıp Kız (Gone Girl) 'ın yazarı Gillian Flynn, çevirmeniyse Uğur Mehter. Kitap, müthiş kurgusuyla her bölümüyle tekrar tekrar hayrete düşürdü beni. Kafamda birleştirdiğim ipuçlarıyla bir nebze olsun ilerlediğimi sandığım an yeni bir ipucu, hop, başladığım yerdeyim. Karakterlerin zekasına hayranlık duymakla yazara hayranlık duymak arasında gidip gidip geldim. Evet, son tahlilde karakterin zekası yazarın zekasının bir alt kümesi lakin bilhassa Amy karakteri öyle güçlü inşa edilmiş ki insan onun ayrı/bağımsız bir varlık olduğuna inanmak için güçlü bir arzu duyuyor (Bu hissi en son Iza'nın Şarkısı'nda yaşamıştım).
 Hikayenin sürprizi bol. O nedenle içeriğe dair söyleyeceğim her şey spoilera girer. Ben yalnızca bu kitabı muhakkak okumanızı önereyim ve kitabın arka kapak metnini iliştirivereyim aşağıya.

 Aşık olduğunuz insanı ne kadar tanıyabilirsiniz?
“Ne düşünüyorsun Amy?.. Evliliğimiz boyunca dile getirmesem bile, içten içe, sürekli sorduğum soru bu. Sanırım bu tür sorular tüm evliliklerin kaçınılmazı: Ne düşünüyorsun? Neler hissediyorsun? Sen kimsin? Bize ne oldu? Şimdi ne yapacağız?” Evliliklerinin beşinci yıldönümü sabahında, karısı Amy aniden ortadan kaybolunca, Nick Dunne bu sorularla baş başa kalıyor. Polisin baş şüphelisi Nick. Amy’nin arkadaşları, kadının Nick’ten korktuğunu, bazı şeyleri ondan sır gibi sakladığını söylüyor. Nick’e göre bütün bunlar büyük bir yalan. Polis, Nick’in bilgisayarında tuhaf bilgilere rastlıyor. Dahası, biri, cep telefonundan ısrarla Nick’i arıyor. Asıl soru şu; Nick’in güzel karısına ne oldu? Peki, Amy’nin özenle paketleyip bıraktığı kutuda ne vardı?
 KAYIP KIZ’da evlilik, tam bir savaş sanatına dönüşüyor.
“Bıçak kadar keskin. Şaşırtıcı derecede sinsi. Akıl almaz bir oyun. Kayıp Kız, Gillian Flynn’den baş döndürücü bir roman. Gillian Flynn’in gerilim konusunda Patricia Highsmith’den geri kaldığını düşünüyorsanız, dantel gibi dokunmuş bu hikayenin ayrıntılarına bir daha göz atın. İlk okuduğunuzda yüreğinizin sıkışmasına neden olan şeyler, ikinci okuyuşunuzda tamamen farklı görünecek.”
 — Janet Maslin, The New York Times
“Alfred Hitchcock’u bile kıskandıracak, karşı konulmaz bir yaz gerilimi. İnsan psikolojisinin en karanlık kuytularına inen bu nefis gerilim romanı tüylerinizi diken diken edecek.”
 — People
“En yakın ilişkilerde bile ortaya çıkabilecek korkunç sırların doğasına dair katıksız bir gerilim. Kayıp Kız, ‘kim yaptı’ sorusunu sorduran bir dedektiflik romanı gibi başlıyor ama son sayfasına geldiğinizde, kimin kim olduğundan şüphe etmeye başlıyorsunuz.”
 — Lev Grossman, Time
“Tek kelimeyle büyüleyici. Karanlık bir ironiye sahip, dehşete düşürüyor ve hatta bazen duygulandırıyor. Kitabı bitirdiğimde, hemen tekrar okumak istedim. Daha önce yayınlanan Keskin Şeyler ve Karanlık Yerler romanlarından sonra, Gillian Flynn hayranları, yazarın şimdiye kadarki bu en sürprizli ve tehlikeli romanıyla kendinden geçecek.”
— Michelle Weiner, Associated Press

1 Kasım 2012 Perşembe

Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım


"Aşk hangi olgunlukta yaşanırsa yaşansın, insan kendi yaşında değil aşkın yaşındadır." Gürsel Korat, Çizgili Sarı Defter,sf.81

"Zaman, zamana yetişemeyen tek şeydir." Gürsel Korat, Çizgili Sarı Defter, sf.79

"Mantığım kahrolsun! Küllenmiş bedenimi, yanan aklımı seviyorum ben." Gürsel Korat, Çizgili Sarı Defter, sf.83

"İnsan kendi yurdunun gezgini olamıyor. Eğer orayı keşfe gelirse, kendini keşfediyor." Gürsel Korat, Çizgili Sarı Defter, sf.11

"Oysa her yazar, isterse gerçeği anlatsın, okuyucuya bir düş sunar; çünkü yazı, okuyanın düşüdür." Gürsel Korat, Çizgili Sarı Defter, sf. 77

"Aşk: Koca bir yalnızlıkla oturmaktır, yalnız. Aşk bir odada saklıdır ve sonra sokağa çıkar" Gürsel Korat, Çizgili Sarı Defter, sf.79

"Öyle kolay kendisi kurtulması söylemesi öyle kolay / kolaylığından sıkılıyorum / kurtulmak elimden gelmiyor." Turgut Uyar'ın bilmem hangi şiirinden...

"Büyümek, yalnız tutunanlara gerekli." Oğuz Atay, Tutunamayanlar sf122

"Sen bize güzel bir masal anlatırsan, dedim ona, ben de senin sayende dünyaya belki yeni bir şeyler söylerim." Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, Sf.141

"Şehirlerin de yaraları vardır; bunlar da zaman içinde kabuk bağlar." Gürsel Korat, Kalenderiye, sf.81 

"Gendimi guççük bebelerinen oynamak isteyib de, niyşin var lan bebelerin içinde,zırık kadar olmuşsun çekil diyin azarlanan tokaç kafalı,gamalak oğlanlar gimi işe yaramaz buluyorudum." Gürsel Korat, Kalenderiye. (sayfasını hatırlamıyorum lakin kitabın önemli bir bölümü bu konuşma diliyle yazılmış. İnsan ister istemez sesli okuyor.)

"Öyle ya, sadece insanlar yola şekil vermez; yollar da insanı eğer, büker, genişletir, başka bir adam yapardı".(Hatırlamıyorum bunu valla.)

"Bence hiçbir çocuk altına kaçırmaktan utanç duymamalı. Ağlamaktan ve korkmaktan da! İnsanlar karıncaları ve birbirlerini öldürmekten utanmalı. Babalar ve anneler çocuklarını sevmemekten, onları terk etmekten utanmalı. Ama bu dünyada öyle değil ki! Zarar veren değil, zarar gören utanıyor." Markar Esayan, Jerusalem sf. 160

"İncecik bir toz gibi yayılır savaş. Onu lanetlerken içine çekersin." Amin Maalouf, Adriana Mater, sf31

"Kanım, kanımız, onun kanı... Nasıl da aldatıcı bu sözler! Nasıl da kirletiyor insanı bu sözler! Erdemler yakıştırıyoruz kana, eğilimler. Hatta kanılar, sözler: 'Kanım şöyle diyor bana.' 'Kanım şunu emrediyor.' Kanın sana bir şey söylemez Yonas. Ne ses çıkarır, ne bağırır, ne bir şey anımsar. Sana vereceği bir buyruk da yoktur." Amin Maalouf, Adriana Mater, sf. 57

"Benim gibi güzellikten yoksun, çekici yanı olmayan, ne geçmişi, ne amacı olan, işbitircilikle alakası olmayan, parlak hiçbir özelliği olmayan, kısacası hiçin teki olan bir kızın tuzukurular dünyasında boğuşması fikri, daha denemeye kalkmadan beni yormuştu. Tek bir şey istiyordum: beni rahat bıraksınlar, fazla bir şey istemesinler ve gün içerisinde açlığımı giderme izninden yararlanabileceğim birkaç ânım olsun." Kirpinin Zarafeti, sf. 32.

"Kendini hangi yanılsamayla avutmak istemiş olursa olsun, herkesin son sözü, özü neyse odur daima." Kirpinin Zarafeti, sf. 75

"(...)ben de çayın önemsiz bir içecek olmadığını biliyorum. Bir ritüel halini aldığında, küçük şeylerdeki büyüklüğü görme yeteneğinin merkezini o oluşturur.(...) yani çay ritüeli, hayatlarımızın saçmalığında dingin bir uyum gediği açmak gibi olağanüstü bir erdeme sahiptir." Kirpinin Zarafeti, sf. 76

"Her zaman vakti olanlara saygı duyulmaz," Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, sf. 43

"Nereyi Seversen orası senin dünyandır." Oscar Wilde, Bütün Masallar Bütün Öyküler, sf.43

"Ama aşkın modası geçti artık, şairler öldürdü aşkı. Aşk hakkında o kadar çok şey yazdılar ki, kimse onlara inanmaz oldu." Oscar Wilde, Bütün Masallar Bütün Öyküler, sf.43

"İşte kader hep böyle muamele eder bizlere, hemen arkamızdadır, iyice sokulmuştur, hatta biz kendi kendimize söylenirken, her şey bitti, heosi bu kadar, ama kimin umurunda, elini uzatmıştır omzumuza dokunmak için." Jose Saramago, Bilinmeyen Adanın Öyküsü, sf.22"Eğer kendinden çıkamazsan asla bilemezsin kim olduğunu," Jose Saramago, Bilinmeyen Adanın Öyküsü, sf.34

"Adayı görmek için adayı terk etmen gerekir. Kendimizden kurtulmadığımız sürece kendimizi göremeyiz." Jose Saramago, Bilinmeyen Adanun Öyküsü, sf.35

"Aptal dediğimiz çok defa üstüne hiçbir yazı yazılmamış boş bir kâğıda benzer. Mademki boştur, güzeli bulamamıştır. Fakat mademki yine boştur, çirkinden kurtulmuştur. Aptalın şuuraltı veya şuurüstü kavrayışıyla bulunmuş kimbilir ne erişilmez hakikatler var! Hakiki aptal, o boş kâğıdın üzerine hiçbir şey yazmamış olan değil, saçma sapan, kör topal, yalan yanlış şeyler karalamış ve onlara sımsıkı sarılmış olandır. Yani aptallıktan yola çıkıp akla varmamaış ve yarı yolda kalmış idrak cücesi." Necip Fazıl. 

29 Ocak 2012 Pazar

Edebiyat ve Psikoloji

Edebi metin okumalarında, edebiyatla psikoloji'nin birbiriyle kimi zaman paralel, kimi zaman sarmal bir ilişki içinde olduğunu bilmesek de  hissetmişizdir okur olarak. Bu kitap bu konuyu hislerimizin daha ilerisine taşıyarak, adım adım edebiyatla psikoloji arasındaki derin bağı masaya yatırmaktadır. İnsanın ruhsal yapısını inceleyen psikoloji ile en az insan kadar karmaşık olabilen ve bir insan tarafından üretilen edebi eser arasında nasıl bir bağ bulunmaz? Psikoloji nasıl olur da bunu göz ardı edebilir ya da etmiş midir? İşte bu sorulara Freud'dan Adler'e, Wellek Waren'den Pospelov'a kadar bu konuda kafa yormuşların araştırmalarından bizlere doyumsuz, bir o kadar da tadımlık fragmanlar halinde cevaplar veriyor.
Kitabın ilk bölümü psikoloji hakkında bilgiler vererek, psikolojiyi bilim kılabilmek için uğraşmış bilim adamlarının çalışmalarını tanıtıyor. İkinci bölümünde ise edebiyatla psikoloji arasındaki bağlantıya dikkat çekerek, yazarın eser üretme sürecinde yaşadığı sorunlardan tutun da, yazarın haleti ruhiyesi ile kahramanların haleti ruhiyesine kadar bakışımızı genişleterek bakmamızı sağlıyor. Kitabın üçüncü bölümü ise "edebiyat ve psikoloji" başlığını taşımasından da anlaşılacağı gibi, edebi eserlerin psikologlar için ne denli ufuk açıcı bir kaynak olduğunu, psikoloji biliminden haberi olmayan bir yazarın bile kahramanlarının haleti ruhiyesini ne denli isabetli bir şekilde resmedebileceğini vurgularken, yazarların psikoloji bilimine duyacakları ilginin, eserlerine ne denli derinlik kazandırabileceğini de anlatıyor.
Kitaptan buraya alıntılamak istediğim çok şey olmasına rağmen bunu yapmıyorum. Çünkü kitaba şöyle bir göz attığımda, altını çizmiş olduğum satırların fazlalığı beni bunu yapmaktan vazgeçiriyor. Okumayı seven, psikoloji ile ilgilenen, yazan çizen herkese tavsiye edebileceğim bir İsmet Emre kitabıdır Edebiyat ve Psikoloji.
Özellikle yazı yazarken "Yazdığım şey sanki beni kullanıyor, ben onu yazmıyorum o kendini yazdırıyor." diye düşünenler varsa, bu kitabı mutlaka okumalı.
Selametle...

30 Nisan 2011 Cumartesi

Unutma Bahçesi

"Yaşadıklarım için içim sızlıyor." diyerek başlıyor kitap; "Bütün istediğim yaşayacağım şeylerin sonradan unutacağım hafiflikte olmasıydı." diyerek.

Unutmak isteğiyle yolu bu bahçeye düşmüş bir grup insanın yaşantısına tanık olurken, unutmak üzerine unutacağınız hafiflikte bir roman...

Romanda neler olup bitiyor diye sorarsanız, hemen hemen hiçbir şey olmuyor diyebilirim, buna rağmen çok şey olup bitiyor.
 

"Yakalayamadığınız birine yakalanırsanız, biraz da onu yakalamış gibi olursunuz." İşte romanda olup bitenleri özetleyebilecek bir  cümle.

Burada herkesin unutmak istediği bir şeyler var ve asla unutmak istemedikleri şeyler. 

Kitabın sonunda Işık Ergüden'in bir mektubu var ki...

"Hiçbir şeyi unutmak istememiştim ben. Hep hatırlamak, hep hatırlamak! Bellek,o ne güzel, ne müthiş sözcük. Ama bellek, beden yazısı,bedenime kayıtlı ve sınırlı, ne yazık ki,evrenin ve insanın tüm tarihini kapsayamayacak kadar sınırlı!

Unutmadan anımsanamaz denmiş. Belki yer açmak için bellekte. Unuttukça unutulur acısı yaşamanın ve unuttukça açılır insan yeni deneyimlere. Hatırlamamak çocuk belleğinin saflığına geri dönmek olmasa da, macera, keşif ve deneyimleme mümkün olabilir mi unutmadan? Tekrar tekrar yenilmek mümkün mü unutmadan?

Ama unutmak, kişiliğimizin de göstergesi değil mi? "Bana neyi unuttuğunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim! " Nesneleri ya da olayları değil, herkes kendini anımsıyorsa eğer,unutmak kendini red olmaz mı?Ya unutmamak, neyin kabulüdür kendinden ve kendine sığdırabildiğin o koca hiçlikten başka?

Hiçbir şeyi unutmak, unutturmak istememiştim ben. Herkes her şeyi hatırlamalı! Tıpkı o pankartlardaki gibi, " unutulmadı, unutulmayacak!"

"Herkes her şeyden sorumlu; en çok da ben!"dememiş miydi İvan Karamazov? Yeryüzünde bir bellek ya da vicdan olup dolanmaktan, bir lanet gibi gece uykularını kaçırtmaktan daha anlamlı ne olabilirdi bu hayatta? Adalet, varsa, olmalıysa, olsa daha iyi olacaksa, bellekte olmalı o zaman.

Hiçbir şeyi unutmak istememiştim ben. Kimse unutmasın istemiştim.

Hatırlıyorum.Hatırladıkça suskunlaşıyorum,sımsıkı yumuyorum ağzımı, dişlerim birbirine kenetleniyor, dilimi ısırıyorum,içim dibe iniyor iyice, hatırladıkça kımıldıyor içim, dibe doğru, çöküyor ,birikiyor, ağırlaşıyor, artık istesem bile açamayacak hale geliyorum ağzımı, açsam tek ses çıkmayacak biliyorum, kimse anlamayacak, kimse duymayacak sesimi, ben bile duymayacağım sesimi,ben bile duymayacağım kendi sesimi,başkasının sesiyle de çıksın istemiyorum ağzımdan laflar, susuyorum.Hatırlıyorum.

İyi ki unutuyoruz,yoksa yaşayamayız diyen kimdi? Nietzsche mi? Unuttuğu için mi bir atın boynunda buldu deliliği?

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz,Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz...

Maraş öncesine, 1 Mayıs '77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, "hayata dönüş operasyonu" öncesine dönmeyeceğiz!

Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.

Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara...unutamayız...televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi...

Hiçbirimiz geri dönmemeliyiz! Unutmamalıyız!

Unutamayanlar intikamını almalı galiplerden, cellatlardan …Damarlarımızı açıp mı girmeliyiz onların o pek gösterişli ,nazik,korunaklı dünyalarına ve yüzlerine,o temiz şık giysilerine ,eldivenli ellerine mi sürmeliyiz belleklerimizden akan kanı ki alkışçıları ,seyircileri şaşırsın hiç olmazsa bu oyun niye bozuldu ,görgü kuralları niye böyle hiçe sayıldı diye?

Hatırladıkça susuyorum.Konuşursam unutmaktan korkuyorum.Sözcüklere döküldükçe anlamsızlaşacak,evrende yok olup gidecek her şey diye korkuyorum.İçimin boşalmasından korkuyorum.

Unutuyorum ama. İstemeden. Bedenim ihanet ediyor ve unutuyorum. Hatırlamaya çalıştıkça unutuyorum.Yaşadıkça unutuyorum.Pisliğin ve kötülüğün dibindeki aynalarda kendi yüzümü gördükçe unutuyorum. Unuttukça kendimi unutuyorum. Kendimden utanıyorum.Unutuyorum. Bilerek unutuyorum. Unutmak istiyorum. Hatırladıkça yüzümü kızartan, kendimi iyice aşağılamak için en ince ayrıntısına kadar hatırlamak için çabaladığım her şeyi unutmak istiyorum. Unuttuğumu ve unutmak istediğimi biliyorum.

Bellek de intihar eder çünkü. Dayanamaz. Ve o zaman, her bir parçası ince birer kıymık gibi, parça tesirli el bombası gibi,en kılcal damarlara kadar saplanır kalır.Belleğin ta kendisi olduğunda kişi ,ne unutmak vardır ne de unutmamak…Ve orada ,artık zaman yoktur ,ne unutacak ne hatırlayacaktır insan, orada “mutlak huzurlu”dur. Beden,yersizyurtsuz, tarihsiz bir coğrafya:yakılmış eller, örselenmiş kollar, dağlanmış cinsellik, kurşun doldurulmuş mide, hakarete uğramış yürek ve dışlanmış beyin. Belleksiz. İstiap haddini çoktan doldurmuş bakışlar, boşluğu görür her yerde …

Herkes alsın payını bu lanetten ve birer zombi gibi dolanıp dursun yeryüzünde o sonsuz ölümsüzlüğüyle boka batmış belleğinin!"

22 Ocak 2011 Cumartesi

Göğü Delen Adam


Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ve 2010’da baskı yenileyen Göğü Delen Adam adlı kitabı, biraz gecikmeyle de olsa okuyabildim sonunda.

Uzun uzadıya anlatmayacağım. Bunun yerine kitaptan not aldığım birkaç paragrafı sıralayacağım aşağıya. Zira öyle kolay anlatılabilecek, tanımlanabilecek bir kitap değil benim için. Sıralayacağım alıntılar da benim üşengeçliğime denk gelmeyen anlarda okuduklarımdan ibarettir. Yoksa son 10 sayfası Erich Scheurmann’ın biyografisi olmak üzere toplam 110 sayfadan oluşan bu kitabın neredeyse tamamı alıntılanacak kadar güzel.

Okyanusya’daki Samoa Adası’nın şefi Tuiavii’nin konuşma notlarından oluşan ve ilk kez 1920’de Almanya’da basılan bu eser (evet gerçek anlamıyla eser) okurken adeta çıplak bırakıyor insanı. Alıştığınız, doğal olarak var olduğunu düşündüğünüz ne varsa bir bir soyuyor zihninizden. Birçok kabul edilmiş şeye farklı bir açıdan bakmayı sağlıyor. Benim kadar geç kalmadıysanız muhakkak okumanızı tavsiye ederek alıntılara geçeyim. Ve geçmeden önce de sık sık karşılaşacağınız Papalagi sözcüğünün “Beyaz Adam”ı temsil ettiğini belirterek tam kelime anlamını da kitaptan öğrenebileceğinizi hatırlatayım.

  • O zaman insanlar ondan varlıklı diye söz ederler. Yaşamına gıpta ederler. Ona övgüler düzerler, gururunu okşayan sözler söylerler. Çünkü beyazların dünyasında insanların ağırlığı yalnızca parasıyla, o parayı her gün ne kadar arttırabildiğiyle ve hiçbir depremin zarar veremeyeceği kalın demir kutunun içinde ne kadar biriktirebildiğiyle ölçülür. Yiğitliği, soyluluğu ya da zekâsının parlaklığıyla değil. (sf.39)
  • Birinin her şeyi varken, diğerinin hiçbir şeyi olmamasına izin vermeyen geleneklerimizi sevelim. Sevelim ki Papalagi gibi kardeşi yanı başında keder ve acı içindeyken mutlu ve neşeli olmayalım. (sf.42)
  • O, geldiği yerde Büyük Ruh’un “şey”lerini paramparça ettiği için, yok ettiklerini kendi eliyle yaratmaya çalışır. Bu arada bir sürü şey yaptığı için de kendisinin Büyük Ruh olduğunu sanır. (sf.46)
  • Sanki hızlı yürüyen insan daha değerli, yavaş yürüyen daha yürekliymiş gibi davranırlar (sf.55)
  • Daha çok zamanı olsun diye ayağının altına demir tekerlekler, sözcüklerine kanat takar. Peki ne içindir bu çaba? Papalagi zamanıyla ne yapar? (…) Bulabilmiş değilim bunu doğrusu. (…) Oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister, güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister. Papalagi zamanı tanıyamadı, analyamadı. Bu yüzden o kaba gelenekleriyle hor kullanıyor onu. (sf. 56)
  • Bir hedefe hızlı varmak nadiren gerçek bir kazanç sayılır. Ama Papalagi her zaman bir an önce varmak ister hedefine. Makinelerinin hepsi, onu hedefe daha hızlı götürmeye yarar. Ama bir kez hedefe vardı mı yeni hedefler çağırır onu bu kez. Böylece Papalagi, yaşamı boyunca durup dinlenmeksizin koşturur durur. (sf.71)
  • Çünkü sürekli aynı şeyi yapmak kadar hiçbir şey zor gelmez insana. (sf.77)
  • Gazete bütün insanları tek bir kafa haline getirmeye çalışır. Bunu becerir de. Sabah kağıdı okursan, öğlene, diğer Papalagi’lerin kafalarında ne taşıdıklarını, ne düşündüklerini bilirsin. Gazete aynı zamanda bir tür makinedir. Her gün yeni düşünceler üretir. Tek bir kafanın üretebileceğinden çok daha fazlasını. Ama bu düşüncelerin çoğu gururdan ve güçten yoksun, zayıf düşüncelerdir. Kafamızı bol besinle doldurur ama güçlendirmez. (sf. 85)
  • Düşünme, düşünceler (bunlar düşünmenin ürünleridir) onu tutsak etmişler. Bir tür uyuşturucu gibi kendi düşünceleri. Diyelim ki güneş pırıl pırı parlıyor, “Güneş ne güzel parlıyor,” diye düşünmeye başlar o an. Ama bu yanlıştır işte. Büyük bir yanlış hem de. Akıllı bir Samoalı güneşin sıcak ışıkları altında kollarını, bacaklarını gevşetir ve hiçbir şey düşünmez. Güneşi bir tek kafasıyla duymaz, elleriyle, ayaklarıyla, bacaklarıyla, karnıyla, bütün organlarıyla hisseder. Bırakır derisi, kolları, bacakları kendi başlarına düşünsünler. Kafa gibi olmasa da onlar da düşünürler mutlaka. (sf.88-89)
  • Düşünceleri duyularına düşman olan bir insandır o. İki parçaya bölünmüş bir insan. (sf.89)

19 Aralık 2010 Pazar

Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım

"Dünyamız kitaplarda yazdığı gibi bombayla yok olmayacak. Gülmeyle, bayağılıkla, her şeyi alaya almakla ve alçakça bir şakayla sona erecek." RÜZGARIN GÖLGESİ, sf. 115

"Osmanlı tebaasının genlerinde bulunan Kendi ihtiyacını kendin gör! anlayışı, cumhuriyet ve demokrasiyle birlikte yerini devletten hizmet talep etmeye bırakacağına, ileriki yıllarda halk tarafından daha da benimsenecek; devletten hizmet istemeye korkan, ezkaza görecek olursa minnettarlığından ne yapacağını şaşıran Anadolu halkı, yüz yıl sonra Kendi okulunu kendin yap kampanyasına şaşılası bir coşkuyla destek verecek, bir Allahın kulu çıkıp Okulumuzu da kendimiz yapacaksak devlet niye vergi alıyor? diye sormayacaktı." BİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ ANLATILAN KISA TARİHİ, sf.409

"Hiç kimseydim ben. Aşk, beni biri yaptı." ELDİVENLER, HİKAYELER, sf.135

"Eşitlik farklı şeylere benzer gözle bakmak değil. Eşitlik, farklı şeylere farklı gözle bakmak." AĞAÇKAKAN, sf.91

"Ateşe, canımız o anda yanmadan en çok sigara içerek yakın olabiliriz. Sigara içen herkes, tanrıların ateşini çalıp evine götüren Prometheus'un cisimleşmiş halidir. Güneşin gücüü elde etmek, cehennemi etkisiz kılmak, o ilk kıvılcımla özdeşleşmek, yanardağın iliğini emmek için sigara içeriz. Peşinde olduğumuz tütün değil, ateştir. Sigara içerken bir çeşit ateş dansını, yıldırım kadar eski bir ritüeli icra ederiz. (...) Sigara içen kişinin akciğeri, ateş tanrısına kurban edilmiş çıplak bir bakiredir." AĞAÇKAKAN, sf.147

"Bana sorarsanız lanet, uğursuzluk filan gibi şeyler yok. Bana kalırsa sadece hayat var. O da yetiyor zaten." OSCAR WAO'NUN TUHAF KISA YAŞAMI, sf.208

"Martılar simitten iplerle vapurun arkasından çekilen şeytan uçurtmaları." ELİME TUTUN, sf.7

"Ayrıca her Shakespeare kahramanı kadın, hayatında en az bir kez bir genç erkek kıyafetine girmelidir." SHAKESPEARE SIRRI, sf.250